İbrahim Şahin

Düşünceler, şiirler ve makaleler

Haset ve zan: Vicdanın çöküşü

İnsanı yıkan şey çoğu zaman dı­şa­rı­dan gelen dar­be­ler de­ğil­dir. Asıl yıkım içe­ri­de baş­lar. Ses­siz­ce bü­yü­yen, kök salan ve fark edil­me­den in­sa­nı içten içe çü­rü­ten duy­gu­lar var­dır. Haset ve zan… İşte o duy­gu­la­rın ba­şın­da gelir.

Bu iki duygu bir araya gel­di­ğin­de me­se­le basit bir zaaf ol­mak­tan çıkar. İnsa­nın sa­de­ce ah­la­kı­nı değil, ba­kı­şı­nı, hük­mü­nü ve vic­da­nı­nı da bozar.

Haset, baş­ka­sı­nın elin­de­ki­ne ta­ham­mül ede­me­mek­tir. İlk ba­kış­ta küçük gibi durur. Ama kalp­te dur­maz. Büyür. Ge­niş­ler. İnsan çe­ke­me­dik­çe gör­dü­ğü­nü ol­du­ğu gibi kabul ede­mez. İçinde bir şey­ler eğ­ril­me­ye baş­lar.

Tam o nok­ta­da zan dev­re­ye girer.

Artık me­se­le kıs­kanç­lık de­ğil­dir. İnsan, zih­nin­de baş­ka­la­rı­nı yar­gı­la­ma­ya baş­lar. Delil ara­maz. Gerek de duy­maz.

“Bunu hak et­me­di…”

“Kesin bir şey var bunun ar­ka­sın­da…”

“Bu kadar temiz ola­maz…”

Bun­lar boş söz­ler de­ğil­dir. Bun­lar, içte bo­zu­lan te­ra­zi­nin dışa vur­muş hâ­li­dir.

Delil yok­tur… Ama hüküm var­dır.

Ger­çek yok­tur… Ama ka­na­at ke­sin­dir.

Haset kalp­te baş­lar. Zan ise o ka­ran­lı­ğın dı­şa­rı taş­mış hâ­li­dir. İnsan önce çe­ke­mez. Sonra kü­çül­tür. Ar­dın­dan iti­bar­sız­laş­tı­rır. Ve en so­nun­da kendi için­de hük­mü­nü verir.

O andan sonra artık ha­ki­kat­le bağı kopar.

Ne görse şüphe eder.

Ne duysa eğip büker.

Her ba­şa­rı­ya bir gölge arar.

Her gü­zel­li­ğe bir leke ya­kış­tı­rır.

Çünkü zan ha­ki­ka­ti örter. Haset ise vic­da­nı kö­rel­tir.

Böyle bir in­sa­nın gözü görür ama doğ­ru­yu seç­mez. Ku­la­ğı duyar ama kabul etmez. Kalbi atar ama ada­let ta­şı­maz. Artık o kişi ger­çe­ğe değil, için­de­ki ka­ran­lı­ğa hiz­met eder.

Şunu açık söy­le­mek ge­re­kir:

Haset ve zan sa­hi­bi insan yük­sel­mek is­te­mez. Yük­sel­mek için uğ­raş­maz. Onun yolu fark­lı­dır. Baş­ka­sı­nı aşağı çe­ke­rek ra­hat­la­mak ister.

Bu sa­de­ce bir za­yıf­lık de­ğil­dir.

Bu, açık bir ka­rak­ter me­se­le­si­dir.

Ve bu­ra­da ha­ki­ka­tin en çıp­lak ta­ra­fı or­ta­ya çıkar:

Bu has­ta­lı­ğın ilk faili in­san­dan önce vardı.

Haset ve zan… İlk defa bir in­sa­nın kal­bin­de değil, şey­ta­nın is­ya­nın­da or­ta­ya çıktı.

“Niye o, niye ben değil?” İşte bu soru, ha­se­din baş­lan­gı­cı­dır.

Ken­di­si­ne ve­ri­le­ni ye­ter­li gör­me­yip baş­ka­sı­na ve­ri­le­ne iti­raz etmek… Bu, sa­de­ce bir duygu değil; açık bir baş­kal­dı­rı­dır.

Şey­ta­nın dü­şü­şü de bu­ra­dan baş­la­dı. Kendi hâ­li­ne bak­ma­dı… Baş­ka­sı­na ve­ri­len­le meş­gul oldu.

Bugün haset eden her insan, far­kın­da olsun ya da ol­ma­sın, aynı çiz­gi­nin üze­rin­de yürür.

Zan da bu yolun de­va­mı­dır. Haset eden, gör­dü­ğü­nü kabul ede­mez. Kabul ede­me­yin­ce de zih­nin­de mah­ke­me­ler kurar.

De­lil­siz yar­gı­lar… Ka­nıt­sız suç­la­ma­lar… İşte bu, o ka­ran­lık yolun in­san­da­ki de­va­mı­dır.

Bugün bu durum sa­de­ce kalp­te kal­mı­yor. Her­kes gö­rü­yor. Sos­yal med­ya­da, yo­rum­lar­da, sahte he­sap­la­rın ar­ka­sın­da… İnsan yü­zü­ne söy­le­ye­me­di­ği­ni ya­zı­yor. İma­lar­la, yarım söz­ler­le, kirli it­ham­lar­la… Ve çoğu zaman ken­di­ni giz­le­di­ği­ni sa­nı­yor.

Oysa ger­çek şudur: İnsan di­liy­le sak­la­dı­ğı­nı ya­zı­sıy­la ele verir.

Klav­ye ar­ka­sı­na sak­lan­mak in­sa­nı giz­le­mez. Ak­si­ne or­ta­ya çı­ka­rır. Ya­zı­lan her cümle, sa­hi­bi­nin iç dün­ya­sın­dan bir par­ça­dır.

Unu­tul­ma­ma­lı: Söz nasıl he­sa­ba çe­ki­le­cek­se, yazı da çe­ki­le­cek­tir.

Ha­set­le ku­ru­lan her cümle, zanla ve­ri­len her hüküm; sa­de­ce hedef alı­na­nı değil, ya­za­nı da kir­le­tir.

Bu has­ta­lık sa­de­ce şa­hıs­lar ara­sın­da kal­maz. Ku­rum­la­ra si­ra­yet eder… Top­lum­la­ra ya­yı­lır…

Bir in­sa­nın için­de baş­la­yan haset ve zan, bir gru­bun dili hâ­li­ne gel­di­ğin­de artık me­se­le bi­rey­sel ol­mak­tan çıkar.

Ku­rum­lar bir­bi­ri­ni çe­ke­mez hâle gelir. Ba­şa­rı­yı des­tek­le­mek ye­ri­ne bal­ta­lar. Hiz­met üret­mek ye­ri­ne ra­ki­bi za­yıf­lat­ma­yı he­def­ler.

Artık re­ka­bet yok­tur… Yıkım var­dır.

Top­lum için­de güven ze­de­le­nir. Sa­mi­mi­yet kay­bo­lur. İnsan­lar bir­bi­ri­ne değil, bir­bi­ri­nin açı­ğı­na odak­la­nır.

Tak­dir biter… Ye­ri­ne şüphe gelir.

Haset ve zan sa­hi­bi insan ken­di­ni haklı zan­ne­der. Kendi ka­ran­lı­ğı­nı “ha­ki­kat” diye sa­vu­nur.

Oysa yap­tı­ğı şey çok açık­tır: Kendi için­de­ki bo­zul­ma­yı baş­ka­sı­na yan­sıt­mak­ta­dır.

Sonuç ise de­ğiş­mez:

Ha­set­çi… Kendi ka­de­riy­le kavga eden, baş­ka­sı­nın na­si­biy­le uğ­ra­şan bir hâle düşer.

Baş­ka­sı yük­sel­dik­çe içi da­ra­lan, baş­ka­sı mutlu ol­duk­ça hu­zur­suz olan bir kalp… Böyle bir kalp ne bu dün­ya­da huzur bulur, ne de kendi için­de bir sükûn taşır.

Yorum bırakın


© İbrahim Şahin — Kaynak göstermeden kopyalanamaz.