İnsanı yıkan şey çoğu zaman dışarıdan gelen darbeler değildir. Asıl yıkım içeride başlar. Sessizce büyüyen, kök salan ve fark edilmeden insanı içten içe çürüten duygular vardır. Haset ve zan… İşte o duyguların başında gelir.
Bu iki duygu bir araya geldiğinde mesele basit bir zaaf olmaktan çıkar. İnsanın sadece ahlakını değil, bakışını, hükmünü ve vicdanını da bozar.
Haset, başkasının elindekine tahammül edememektir. İlk bakışta küçük gibi durur. Ama kalpte durmaz. Büyür. Genişler. İnsan çekemedikçe gördüğünü olduğu gibi kabul edemez. İçinde bir şeyler eğrilmeye başlar.
Tam o noktada zan devreye girer.
Artık mesele kıskançlık değildir. İnsan, zihninde başkalarını yargılamaya başlar. Delil aramaz. Gerek de duymaz.
“Bunu hak etmedi…”
“Kesin bir şey var bunun arkasında…”
“Bu kadar temiz olamaz…”
Bunlar boş sözler değildir. Bunlar, içte bozulan terazinin dışa vurmuş hâlidir.
Delil yoktur… Ama hüküm vardır.
Gerçek yoktur… Ama kanaat kesindir.
Haset kalpte başlar. Zan ise o karanlığın dışarı taşmış hâlidir. İnsan önce çekemez. Sonra küçültür. Ardından itibarsızlaştırır. Ve en sonunda kendi içinde hükmünü verir.
O andan sonra artık hakikatle bağı kopar.
Ne görse şüphe eder.
Ne duysa eğip büker.
Her başarıya bir gölge arar.
Her güzelliğe bir leke yakıştırır.
Çünkü zan hakikati örter. Haset ise vicdanı köreltir.
Böyle bir insanın gözü görür ama doğruyu seçmez. Kulağı duyar ama kabul etmez. Kalbi atar ama adalet taşımaz. Artık o kişi gerçeğe değil, içindeki karanlığa hizmet eder.
Şunu açık söylemek gerekir:
Haset ve zan sahibi insan yükselmek istemez. Yükselmek için uğraşmaz. Onun yolu farklıdır. Başkasını aşağı çekerek rahatlamak ister.
Bu sadece bir zayıflık değildir.
Bu, açık bir karakter meselesidir.
Ve burada hakikatin en çıplak tarafı ortaya çıkar:
Bu hastalığın ilk faili insandan önce vardı.
Haset ve zan… İlk defa bir insanın kalbinde değil, şeytanın isyanında ortaya çıktı.
“Niye o, niye ben değil?” İşte bu soru, hasedin başlangıcıdır.
Kendisine verileni yeterli görmeyip başkasına verilene itiraz etmek… Bu, sadece bir duygu değil; açık bir başkaldırıdır.
Şeytanın düşüşü de buradan başladı. Kendi hâline bakmadı… Başkasına verilenle meşgul oldu.
Bugün haset eden her insan, farkında olsun ya da olmasın, aynı çizginin üzerinde yürür.
Zan da bu yolun devamıdır. Haset eden, gördüğünü kabul edemez. Kabul edemeyince de zihninde mahkemeler kurar.
Delilsiz yargılar… Kanıtsız suçlamalar… İşte bu, o karanlık yolun insandaki devamıdır.
Bugün bu durum sadece kalpte kalmıyor. Herkes görüyor. Sosyal medyada, yorumlarda, sahte hesapların arkasında… İnsan yüzüne söyleyemediğini yazıyor. İmalarla, yarım sözlerle, kirli ithamlarla… Ve çoğu zaman kendini gizlediğini sanıyor.
Oysa gerçek şudur: İnsan diliyle sakladığını yazısıyla ele verir.
Klavye arkasına saklanmak insanı gizlemez. Aksine ortaya çıkarır. Yazılan her cümle, sahibinin iç dünyasından bir parçadır.
Unutulmamalı: Söz nasıl hesaba çekilecekse, yazı da çekilecektir.
Hasetle kurulan her cümle, zanla verilen her hüküm; sadece hedef alınanı değil, yazanı da kirletir.
Bu hastalık sadece şahıslar arasında kalmaz. Kurumlara sirayet eder… Toplumlara yayılır…
Bir insanın içinde başlayan haset ve zan, bir grubun dili hâline geldiğinde artık mesele bireysel olmaktan çıkar.
Kurumlar birbirini çekemez hâle gelir. Başarıyı desteklemek yerine baltalar. Hizmet üretmek yerine rakibi zayıflatmayı hedefler.
Artık rekabet yoktur… Yıkım vardır.
Toplum içinde güven zedelenir. Samimiyet kaybolur. İnsanlar birbirine değil, birbirinin açığına odaklanır.
Takdir biter… Yerine şüphe gelir.
Haset ve zan sahibi insan kendini haklı zanneder. Kendi karanlığını “hakikat” diye savunur.
Oysa yaptığı şey çok açıktır: Kendi içindeki bozulmayı başkasına yansıtmaktadır.
Sonuç ise değişmez:
Hasetçi… Kendi kaderiyle kavga eden, başkasının nasibiyle uğraşan bir hâle düşer.
Başkası yükseldikçe içi daralan, başkası mutlu oldukça huzursuz olan bir kalp… Böyle bir kalp ne bu dünyada huzur bulur, ne de kendi içinde bir sükûn taşır.
Yorum bırakın