İslam’da Hayat Nerede Başlar, Nerede Biter?
Modern tıp ilerledikçe insanlığın karşısına yalnızca teknik meseleler değil, vicdanı, hukuku ve dini ilgilendiren derin sorular da çıkmaktadır. Bunların en çarpıcılarından biri de şudur: Bir insanın beyni tamamen durmuşsa fakat kalbi cihaz desteğiyle hâlâ atıyorsa, o insan gerçekten yaşıyor mudur?
Bu soru yalnızca doktorların değil; âlimlerin, hukukçuların, ailelerin ve toplumun ortak imtihanıdır. Çünkü mesele yalnızca etten ve kemikten ibaret değildir. Mesele, “hayat” dediğimiz sırrın ne olduğudur.
Asırlar boyunca insanlar ölümü kalbin durmasıyla anlamlandırdı. Nabız yoksa ölüm vardı. Çünkü insanlık uzun süre beynin işlevini bugünkü kadar detaylı bilmiyordu. Fakat modern yoğun bakım sistemleri, solunum cihazları ve gelişmiş tıbbi teknolojiler, kalbi bir süre daha çalıştırabilir hâle geldi. İşte tam burada yeni bir soru doğdu: Kalp mi insanı yaşatır, yoksa insanı insan yapan şey beyin midir?
Tıbbın bugün “tam beyin ölümü” dediği durumda, beynin ve beyin sapının geri dönüşsüz şekilde tüm fonksiyonları sona ermektedir. Kişi kendi başına nefes alamaz, bilinç tamamen kaybolur, refleksler ortadan kalkar. Kalp ise cihaz desteğiyle bir süre daha atabilir. Bu durum dışarıdan bakıldığında aileler için büyük bir karmaşa oluşturur. Çünkü göğüs hareket eder, monitörde ritim görünür, beden sıcaktır. Fakat tıp, artık o kişinin geri dönüşünün mümkün olmadığını söylemektedir.
İslam dünyasında bu mesele büyük bir dikkatle ele alınmıştır. Çünkü İslam’da hayat kutsaldır. İnsan bedeni bir emanet kabul edilir. Ölüm kararı ise sıradan bir teknik işlem değildir. Bu nedenle birçok İslam âlimi ve fıkıh kurulu, modern tıbbın ortaya koyduğu verileri inceleyerek değerlendirmelerde bulunmuştur.
Günümüzde pek çok çağdaş fetva kurulu, güvenilir uzman doktorların kesin teşhisiyle gerçekleşmiş tam beyin ölümünü “ölüm hükmünde” kabul etmektedir. Çünkü insanı insan yapan temel merkez artık tamamen işlevsiz hâle gelmiştir. Kalbin atması ise çoğu zaman doğal bir yaşamın değil, cihaz desteğinin devamıdır.
Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu bu mesele üzerinde durmuş ve tam beyin ölümünün, uzman doktor heyeti tarafından kesin olarak tespit edilmesi hâlinde ölüm hükmünde değerlendirileceğini ifade etmiştir. Diyanet’e göre yalnızca kalbin cihaz desteğiyle bir süre daha atıyor olması, kişinin dinen kesin anlamda hayatta olduğu anlamına gelmemektedir.
Diyanet’in yaklaşımında en dikkat çekici noktalardan biri ise ihtiyat hassasiyetidir. Çünkü İslam’da insan hayatı son derece değerlidir. Bu nedenle teşhisin aceleyle değil, alanında uzman ve güvenilir hekimler tarafından kesin şekilde ortaya konulması gerektiği özellikle vurgulanmaktadır. Şüpheli durumlarda karar verilmesi doğru görülmemektedir.
Ayrıca Diyanet, “bitkisel hayat” ile “tam beyin ölümü” arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiğini de belirtmektedir. Çünkü bitkisel hayatta bazı beyin faaliyetleri devam edebilir. Bu nedenle her bilinç kaybı veya yoğun bakım durumu ölüm anlamına gelmez. İşte toplumda oluşan birçok yanlış anlaşılmanın temelinde de bu iki durumun birbirine karıştırılması yatmaktadır.
Fakat burada önemli bir hassasiyet daha vardır. İslam, şüpheli alanlarda acele hüküm verilmesini doğru görmez. Bu yüzden bazı âlimler ihtiyatlı yaklaşarak kalp tamamen durmadan ölümün kesinleşmeyeceğini savunmuştur. Onlara göre hayat yalnızca bilinçten ibaret değildir; bedendeki canlılığın devamı da dikkate alınmalıdır.
Aslında mesele, yalnızca tıbbi değil; aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Çünkü yoğun bakım odalarında bazen aileler umut ile gerçek arasında sıkışıp kalmaktadır. Bir yanda cihazların sesi, diğer yanda doktorların “geri dönüş yok” sözü… İşte insanın sabrı da burada sınanır.
Bu konuda en büyük tehlike, ticaretin ve çıkarın insan hayatının önüne geçmesidir. Organ nakli, hastane baskıları veya ekonomik sebepler, ölüm kararını hızlandırabilecek bir zemine dönüşmemelidir. Bu yüzden İslam âlimleri güvenilir doktor heyetlerini, şeffaflığı ve kesin teşhisi şart koşmuştur. Çünkü bir insanın hayatı, bütün dünyanın menfaatinden daha değerlidir.
Bugün gelinen noktada birçok İslam ülkesinde tam beyin ölümü hukuken ölüm kabul edilse de, toplum vicdanında bu mesele hâlâ tam anlamıyla kapanmış değildir. Çünkü insan, sevdiğinin kalbi atarken onu “öldü” kabul etmekte zorlanır. Bu da insan fıtratının merhamet yönünü gösterir.
Belki de bu mesele bize şunu yeniden hatırlatmaktadır: İnsan sadece et ve kemikten oluşan bir varlık değildir. Hayatın hakikati monitörlere sığmayacak kadar derindir. Tıp bedenin sınırını anlatabilir; fakat ruhun sırrı hâlâ insanlığın önünde duran en büyük bilinmezlerden biridir.
Bu yüzden bu meselede ne körü körüne teknolojiye teslim olmak, ne de tıbbın tüm verilerini bütünüyle yok saymak doğru olur. En doğru yol; ilimle vicdanı, tıpla merhameti, dinle hikmeti birlikte değerlendirebilmektir.
Yorum bırakın