Kahkahanın Ardındaki Erozyon: Mizah, Medya ve Ahlaki Çözülme
Gülerek Alışmak: Şuur Altına Ekilen Tohumlar
İnsan her kötülüğe bir anda alışmaz. Önce yadırgar, sonra izler, sonra güler, sonra tekrar tekrar karşılaştıkça eskisi kadar rahatsız olmamaya başlar. En tehlikeli süreçlerden biri budur: Gülerek alışmak.
Çünkü insan, güldüğü şeyi çoğu zaman tehdit olarak görmez. Kahkaha, insanın savunmasını düşürür; üzerinde düşünmesi gereken bir sözü veya davranışı sıradanlaştırabilir. Bazı zehirlerin acı değil tatlı gelmesi gibi, bazı yanlışlar da sert bir yüzle değil, eğlenceli bir ambalajla karşımıza çıkar.
İşte burada asıl dikkat edilmesi gereken soru şudur: Biz yalnızca neye gülüyoruz, yoksa gülerken nelere alışıyoruz?
Bir düşünce doğrudan söylendiğinde insan ona karşı çıkabilir. Fakat aynı düşünce sevimli bir karakterin ağzından, espri eşliğinde, kahkaha efektiyle ve tekrar tekrar verildiğinde ilk anda oluşturduğu tepki zamanla zayıflayabilir.
Kutsal değerler, aile bağları, anne-babaya hürmet, mahremiyet, sadakat, haya ve merhamet açıkça hedef alındığında toplumun önemli bir bölümü buna itiraz eder. Fakat aynı değerler sürekli alay konusu hâline getirilir, bunlara bağlı insanlar “çağın gerisinde kalmış” kişiler gibi gösterilir ve bütün bunlar mizahın içine yerleştirilirse mesele artık yalnızca birkaç dakikalık eğlence olmaktan çıkar.
Çünkü tekrarın kendisi bir alışkanlık meydana getirir. Dün duyulduğunda insanı rahatsız eden bir söz, bugün ikinci kez duyulur. Yarın bir başka programda karşımıza çıkar. Birkaç gün sonra sosyal medyada kısa bir video hâlinde yeniden görülür. Sonra arkadaş arasında aynı cümle şaka olarak tekrarlanır.
Bir müddet sonra insan artık sözün kendisini değil, ona verilen kahkahayı hatırlar. Ve bir gün şu cümle söylenir: “Bunda ne var?”
Asıl alarm zili bazen tam da burada çalar. Çünkü “Bunda ne var?” sözü her zaman hoşgörünün göstergesi değildir. Bazen insanın daha önce hassasiyet gösterdiği bir meseleye artık alıştığının işaretidir.
Dün ayıp kabul edilen bugün espri olur. Bugün espri diye geçiştirilen yarın sıradanlaşır. Sıradanlaşan davranış ise bir süre sonra “herkes böyle yapıyor” denilerek savunulmaya başlanabilir. İşte toplumsal değerlerdeki aşınma çoğu zaman büyük gürültülerle değil, böyle küçük kabullenişlerle ilerler.
Çocuklarımız Neye Gülüyor?
Burada özellikle anne ve babaların kendilerine sorması gereken ciddi bir soru vardır: Çocuğumuzun hangi programı izlediğini biliyoruz; peki o programın çocuğumuza hangi davranışı normal gösterdiğini biliyor muyuz?
Bir çocuk sürekli anne ve babasıyla alay eden karakterlere gülerse, bundan mutlaka aynı davranışı göstereceği sonucu çıkarılamaz. Fakat saygısızlığın sürekli eğlenceli ve ödüllendirilen bir tavır olarak sunulmasını da önemsiz göremeyiz.
Aynı şekilde aileyi küçümseyen, mahremiyeti değersizleştiren, sadakati alaya alan veya insanları aşağılamayı hazırcevaplık gibi gösteren içeriklerin sürekli tekrarlanması üzerinde düşünmek gerekir.
Çünkü çocuk ve genç yalnızca söylenen sözü dinlemez; hangi davranışın alkışlandığını da görür. Kimin sevildiğine, kimin “havalı” gösterildiğine, kiminle alay edildiğine bakar. Zamanla kendi değer dünyasını oluştururken bütün bu görüntülerden parçalar taşıyabilir.
Bu nedenle çocuklarımızın yalnızca ekran başında geçirdikleri süreyi değil, ekranın onlara sunduğu değer ölçüsünü de konuşmalıyız.
Şuur Altına İşleyen Şey Her Zaman Bir Cümle Değildir
İnsanı etkileyen yalnızca açıkça söylenen fikir değildir. Bazen bir bakış, bir karakterin sürekli ödüllendirilmesi, bir davranışın kahramanlık gibi sunulması veya yanlış bir sözün arkasından gelen kahkaha da mesaj taşır.
Bir yapım size doğrudan “Anne-babaya saygı göstermeyin” demez. Fakat anne ve babasını küçümseyen karakter sürekli zeki, güçlü ve sevimli gösterilirken; ailesine saygılı olan kişi beceriksiz ve geri kalmış biri gibi gösteriliyorsa seyirciye başka bir yoldan mesaj verilmiş olur.
Kimse “Mahremiyet değersizdir” diye ilan etmez. Fakat özel hayatın en mahrem tarafları sürekli eğlence malzemesine dönüştürülürse mahremiyet duygusu zamanla zayıflayabilir.
Kimse “Haya gereksizdir” demez. Fakat haya sahibi insan sürekli küçümsenir, ölçüsüz davranan kişi ise “özgür” ve “cesur” diye yüceltilirse kavramların anlamı yavaş yavaş yer değiştirmeye başlar.
İşte üzerinde durulması gereken tehlike budur: Kelimeler aynı kalırken anlamların değiştirilmesi.
Edep “geri kalmışlık”, ölçü “baskı”, sadakat “sıkıcılık”, mahremiyet “özgüvensizlik”, kabalık ise “özgüven” diye sunulmaya başlanırsa yalnızca dil değişmez; toplumun değerleri arasındaki sınırlar da bulanıklaşır.
Telefon Ekranı Televizyondan Daha Yakın
Bir başka mesele daha var. Eskiden aileler çocuklarının hangi televizyon kanalını izlediğini büyük ölçüde görebiliyordu. Bugün ise ekran çocuğun cebinde.
Kısa videolar, sosyal medya kesitleri ve sürekli akan içerikler günün her saatinde karşımıza çıkabiliyor. Bir sahne bir defa izlenip bitmiyor; paylaşım, öneri ve tekrarlarla yeniden önümüze gelebiliyor.
Bu nedenle artık yalnızca “Televizyonda ne var?” diye sormak yetmiyor. “Telefonlarımızın ekranından zihnimize ne giriyor?” diye de sormamız gerekiyor.
Üstelik mesele yalnız çocuklar değildir. Yetişkinler de tekrarın etkisinden tamamen bağımsız değildir. Sürekli gördüğümüz, duyduğumuz ve paylaştığımız şeyler zamanla konuşma biçimimize ve bazı olaylara verdiğimiz tepkiye tesir edebilir.
Bu yüzden medya karşısında bilinçli olmak bir lüks değil, çağımızın ihtiyaçlarından biridir.
Yasaklamak Değil, Fark Etmek
Burada söylenenlerden “Mizah yapılmasın, insanlar gülmesin, her şey yasaklansın” sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, mizah toplum için değerlidir.
İnsanları düşündüren, yanlışları incelikle gösteren, kimsenin inancını ve şahsiyetini aşağılamadan güldüren mizah bir kültür zenginliğidir. Fakat mizah başka, değerleri aşındırmayı mizah diye sunmak başkadır.
Mesele kahkahayı susturmak değil, kahkahanın arkasına saklanan mesajı fark etmektir.
Anne-babaya düşen görev yalnızca kumandayı çocuğun elinden almak değildir. Çocuğuyla konuşmak, birlikte izlemek, gördüğü sahne hakkında “Sence burada yapılan doğru muydu?” diye sormaktır.
Gençlere düşen görev, karşılarına çıkan her popüler içeriği sorgulamadan benimsememektir. Yapımcıya, senariste ve içerik üreticisine düşen görev ise milyonlara ulaşmanın beraberinde getirdiği sorumluluğu unutmamaktır.
Çünkü milyonların izlediği bir ekran yalnızca eğlendirmez; farkında olarak veya olmayarak örnek de gösterir.
Ve seyirciye de bir sorumluluk düşer: Her gördüğümüzü paylaşmamak, her popüler olana alkış tutmamak, bizi güldüren şeyin neyi sıradanlaştırdığını zaman zaman kendimize sormak.
Çünkü insan zihnini korumanın ilk şartı, ona neyin girdiğinin farkında olmaktır.
Bir toplum çocuklarının yalnızca ne öğrendiğini değil, neye güldüğünü de ciddiye almak zorundadır.
Çünkü kahkaha her zaman yalnızca kahkaha değildir. Bazen bir değerin üzerindeki ilk çiziktir. Bazen dün yanlış dediğimiz şeye bugün sessiz kalmanın başlangıcıdır. Bazen de bir neslin değer haritasına fark ettirmeden bırakılan küçük bir işarettir.
Asıl tehlike kötülüğü görmek değildir; kötülüğü göre göre yadırgamamaya başlamaktır.
Ve bir toplum yanlış karşısında yadırgama duygusunu kaybettiğinde, kaybettiği yalnızca bir hassasiyet değil; kendisini koruyan ahlaki sınırlarından biridir.
—
İbrahim ŞAHİN
ibrahimsahin.blog
© İbrahim Şahin — Tüm hakları saklıdır.
Bu eser İbrahim Şahin’e aittir. Eser, yazar adı ve kaynak açıkça belirtilmek şartıyla paylaşılabilir.
Yazarın izni olmaksızın eser üzerinde değişiklik yapılamaz, başka bir kişi adına yayımlanamaz, sahiplenilemez veya ticari amaçla kullanılamaz.
İzinsiz kullanım, intihal veya eserin başka bir kişi tarafından sahiplenilmesi hâlinde yasal haklara başvurma hakkı saklıdır.
Yorum bırakın