Toplum psikolojisi ve teslimiyet üretimi
Bu tür dosyaların asıl hedefi çoğu zaman doğrudan toplum gibi görünmez.
Ancak etkisi en derin biçimde toplumda hissedilir.
Epstein dosyası da bu yönüyle yalnızca bir suç anlatısı değil, bir psikolojik iklim üretme aracıdır.
Bu dosyalar yalnızca bilgi üretmez.
Duygu üretir.
Algı üretir.
Ve en önemlisi, zamanla bir kabullenme zemini oluşturur.
Dosya her gündeme geldiğinde insanlarda benzer bir duygu uyanır:
Şaşkınlık, öfke ve ardından yorgunluk.
İlk aşamada ahlâkî bir tepki oluşur.
İnsan, karşılaştığı tabloyu reddeder.
Adalet talep eder.
Soru sorar.
Fakat bu tepki hiçbir sonuca bağlanmadığında, yavaş yavaş çözülmeye başlar.
Öfke, karşılık bulmadığında zayıflar.
Soru, cevapsız kaldığında anlamını yitirir.
Beklenti, sürekli ertelendiğinde tükenir.
Ve bu noktada en tehlikeli dönüşüm gerçekleşir:
İtiraz yerini kabullenişe bırakır.
Bu dönüşüm ani değildir.
Zorla dayatılmaz.
Yavaş yavaş, tekrar eden hayal kırıklıklarıyla oluşur.
Her yeni dosya, her yeni ifşa, her yeni skandal…
İlk başta bir umut doğurur.
“Bu sefer farklı olacak” duygusu oluşur.
Fakat sonuç yine değişmediğinde, umut bir kez daha kırılır.
Bu kırılma tekrarlandıkça, toplum yalnızca bilgiyi değil, inanma kapasitesini de kaybeder.
İşte bu süreçte verilen örtük mesaj şudur:
Güç, hesap vermez.
Ne kadar açık konuşulursa konuşulsun, ne kadar belge ortaya çıkarsa çıksın, ne kadar tartışma yürütülürse yürütülsün…
Sonuç değişmez.
Bu algı, en tehlikeli algıdır.
Çünkü insanları susturmaz.
Daha tehlikelisini yapar:
İnsanları vazgeçirir.
Epstein dosyası bu anlamda bir korku üretme dosyası değildir.
Daha karmaşık bir işlevi vardır:
Umut kırmak.
İnsanlara doğrudan “sus” denmez.
Ama şunu hissettirir:
“Zaten bir şey değişmeyecek.”
Bu duygu yerleştiğinde, itiraz kendiliğinden ortadan kalkar.
Toplum artık tepki vermez.
Sadece izler.
Bu noktada dikkat çekici bir başka mekanizma devreye girer.
Toplumun dikkati sürekli skandala çekilir.
Yeni ayrıntılar, yeni isimler, yeni başlıklar dolaşıma sokulur.
Fakat bu yoğunluk içinde düşünce derinleşmez.
Ayrıntılar büyür.
Duygular köpürür.
Ama anlam kaybolur.
Bu nedenle ortaya çelişkili bir durum çıkar:
Bilgi artar, bilinç azalır.
Bu süreçte toplum yalnızca yorulmaz.
Aynı zamanda yönünü de kaybeder.
Neye tepki verileceği, hangi sorunun önemli olduğu, nerede durulması gerektiği belirsizleşir.
Ve bu belirsizlik, sessizliği doğurur.
Sessizlik ise çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Sanki bilinçli bir tercihmiş gibi sunulur.
Oysa bu sessizlik çoğu zaman bir seçim değil, bir tükenmişliktir.
“Ne yapabiliriz ki” cümlesi yaygınlaşır.
Bu cümle basit bir ifade değildir.
Bir ruh hâlidir.
Bir geri çekiliştir.
Bir teslimiyettir.
Bu noktada dosya, bir suç belgesinden çok bir psikolojik eşik hâline gelir.
Bu eşiği geçen toplumlar, adaletsizliği olağan kabul etmeye başlar.
Artık mesele doğru ile yanlış değildir.
Mesele alışılmış olan ile olmayan arasındadır.
Ve alışılan şey, zamanla normalleşir.
İşte bu nedenle bu tür dosyalar yalnızca geçmişi anlatmaz.
Geleceği de şekillendirir.
Toplumun neye inanacağını, neye tepki vereceğini, neye alışacağını belirler.
Dördüncü bölümün vardığı sonuç nettir:
Bu dosya, insanları korkutarak değil, yorarak teslim alır.
Ve yorgun toplumlar, en kolay yönetilen toplumlardır.
Yorum bırakın